Salı, Aralık 21, 2010

Camdan Bakarken

İlk bloguma yazı yazdığımda sene 2006'nın Kasım ayıymış. Teker teker bütün yazılarımı okudum. Aradan geçen dört seneden sonra aynı başlıklar altında yeni yazılar yazmaya karar verdim. Böylelikle hem ben kendimdeki farkı göreceğim, hem de sizler ey beni şuan okuyan sizler, bunu görebileceksiniz.
Camdan bakıyorum ben. Yolcu koltuğunda giderken hep camdan bakıyorum. Yoldan geçen insanları seyrediyorum, ışıklı dairelerin içine bakıyorum, o insanların hayatlarını hayal etmeye çalışıyorum, düğünde servis yapan garsonun psikolojisini tahmin etmeyi deniyorum, büyüklerimin hayatlarını öğrenmek istiyorum, değişik yaşamları bilmeye çabalıyorum, gittiğim mekanları inceliyorum, olup bitenleri analiz ediyorum. Bütün bunları sonra eve gidip yazabilirimin heyecanıyla yapıyorum.
4 sene önce de heyecanlıymışım böyle. O zamanki daha saf ve daha büyükmüş ama. Seneler geçiyor, insanlar yaşlanıyor, hırslar ve istekler değişiyor. 22 yaşında bir genç kızla 26 yaşında bir kızın hayata bakış açışı aynı olmuyor. Kim bilir seneler sonra bu son yazdığım cümle için neler düşüneceğim? Şimdi yazarken yazım kurallarına dikkat ediyorum mesela, yazarlığı bir meslek olarak yapmak istediğim için yazılarımı daha temkinli yazıyorum. Öyle olmamalı işte. Yolcu koltuğunda gördüğüm, düşündüğüm herşeyi tüm çıplaklığıyla yazabiliyor olmalıyım. Evet öyle de olacak. En son ne gördüm yolcu koltuğunda mesela? Spor bir arabanın içinde erkek arkadaşımı beklerken az ilerdeki otobüs durağında, gençlerin benim hakkımda konuştuklarını gördüm. Bana bakıp gülüyorlardı. Elimde sigara vardı, üzerimde bir kürk. Camdan birşeyler söyledim erkek arkadaşıma. Kim bilir ne düşündüler benim hakkımda? Şımarık mı dediler, hayvanı katletmiş mi dediler yoksa kendini ne zannediyor mu dediler? Camdan kafamı çıkarıp bağırmak istedim 'Düşündüğünüz gibi değil' diye. O zaman da kaçık olduğumu düşünürlerdi herhalde. Sonra erkek arkadaşım arabaya bindi ve hızlı bir şekilde yanlarından geçtik. Hala gülüyorlardı. Bu sefer onlara sinirlendim. 22 yaşında olsam bir tepki verirdim belki.
Başka ne gördüm yolcu koltuğunda? Pazar günü Akaretler'de David La Chapelle'in Paul Kasmin Gallery'deki sergisini gezmeye gittik ama kapalıydı. Kapıyı çalmak için arabadan indim, açan olmadı. Sokaktan gözüken bazı fotoğraflarını gördüm. Renklerin ünlülerle birleşimi okadar güzel ki gidip görülmesi gerek. Ben tekrar gideceğim.
Yolcu koltuğu hikayelerim devam edecek. Bir sonraki yazımın başlığı Cool Erkek Sendromu, içeriği ise bambaşka olacak. Ben hala saf ve hala heyecanlıyım galiba...

Pazartesi, Nisan 12, 2010

My Dream is to FLY



10 Nisan Cumartesi gunu degisik bir gundu benim icin. Bir suru karmasadan sonra kendimi aniden Hezarfen Havaalani'nda 4 kisilik minyatur bir ucagin icinde buldum. Onde sevgilim pilot koltugunda, yaninda beyaz sacli bir pilot ve arkada ben Cirrus marka 4 kisilik ucagin icindeydik. Once kemerlerimizi bagladik, sonra havadayken motor sesini kessin ve birbirimizle kominike olabilelim diye kulakliklarimizi taktik ve ucmaya hazirdik. Pilot; ogrenci olma potansiyelimiz oldugu icin, bize prosedurleri anlata anlata ilerlemeye basladi. Yerdeyken, bu kucuk ucaga fren gibi pedallara basarak yon veriyorsun. Pedallara basma ayari ince bir ayar anladigim kadariyla ama zor birsey gibi gozukmedi gozume. Kalkisi yapacagin hizzaya geldin mi gaza basiyorsun ve goz acip kapiyincaya kadar havadasin. Hafif sallantili bir kalkis sonucunda Istanbul gercekten kanatlarinin altinda, muhtesem. Biraz yukari bakiyorsun THY ucagini goruyorsun, biraz devam ediyorsun Sariyer'desin. Sariyer'de Koc Universitesi uzerinden geciyorsun, pilota burada okudum diyorsun ve ucaga hafif bir yon verip seni okulunun tam tepesine getiriyor. Sasirmaya zamanin kalmadan Istinye'desin ve hemen Bogaz'dasin. Bu muthis manzarayi bir kere de tepeden, o yuksekligin muthis enerjisini icinde hissederek seyrediyorsun, Fotograf cekiyorsun, cekerken birseyler kaciriyorsun, kacirdigini dusunmeye firsat kalmadan yepyeni bir manzara ile karsi karsiyasin, Halic'tesin. Assagiya bakiyorsun, aksam gelecegin bir yer, aksam buraya gelecegiz diyorsun ve geciyorsun. Havadasin ucuyorsun. Donus yoluna geciyorsun, Bahcekoy yolunda tas ocaklari, tepeden goruntu enteresan. Daha once gormemissin, kazmislar topragi yerin dibine kadar, tas cikartiyorlar. Devam ediyorsun, denizden uzaklasiyorsun, yolculuk bitmek uzere farkediyorsun, bunun adi yolculuk degil aslinda baska birsey bu. Yavas yavas kalkis yaptigin yere dogru gidiyorsun. Buyuk Cekmece Golu ve Hezarfen Havaalani... Inis icin onay aliniyor ve ucak tipki bir kus gibi piste konuyor. Bu bir baslangic sadece hissediyorum, ucmak istiyorum, kim istemez ki? Bu tarz bir ucagi kullanabilmek icin ehliyet almak 5 aylik bir surec. Yer dersleri var 100 kusur saat, hava dersleri var 50 kusur saat. 15 saat uctuktan sonra, tek basina ucmaya hazirsin, Yolluyorlar seni havalara, hayal ediyorum kendimi tek basima havada. Icim urperiyor. Istiyorum havada olmak, istiyorum bu hissi yasamak... Yere inip diger ucaklari inceledikten sonra pilotla biraz sohpet edip oradan ayriliyoruz... Birden hersey normale donuyor. Yemek yiyoruz, televizyon seyrediyoruz, arabaya biniyoruz ve Halic'e gidiyoruz. Yukari bakiyorum, gulumsuyorum. Gozumun onunden kareler geciyor ama hayal gibi, uzakta o an biraz. Yine yaklasmak istiyorum, yine orada olmak istiyorum, yine kendimi bulutlara yakin belki de bulutlardan birtanesi gibi hissetmek istiyorum...

Perşembe, Eylül 03, 2009

Uzum


Uzum hakkinda bir yazi yazabilir miyim diye merak ederken kendimi bu cumleyi yazarken buldum. Onumde siyah uzum ve dallari; beyaz ufak bir tabagin uzerinde duran, sabahtan beri masami kaplayan, icindeki cekirdekleri ayirip ayirmama dilemasini kafamda yaratan...
Her bir uzumu kopardiktan sonra yanindaki sanki huzunleniyor, daha da karalasiyor, gozlerinden yas geliyor adeta. Ufaklar kucuk cocuklar gibi muzurlar, ilgilenmiyorlar sagda solda ne olduguyla, orta boylar zaten yenmeye hazirlar; adeta maceraya atilmaya hazir gencler gibi, buyukler ise huzunluler, agir basli duruyorlar, gidene uzuluyorlar, kucukleri de uzaktan izliyorlar sanki.Ben yerken genellikle buyukleri seciyormusum demek ki..
Simdi bakinca hepsinden birsey buluyorum kendimde halbuki.. Hicbirseyi umursamamak da geliyor icimden, maceraya atilmak da, kafami dinlemek ve analiz etmek de...
Dunyadaki herkes oyle zannedersem ama hayat bir yone yoneltiyor insani, kimi buyudukce kucuk kalmayi tercih ediyor, kimi kucukken zaten buyumus oluyor, kimi hep maceraya, degisiklige acik oluyor. Ama hepsi ayni dala bagli eninde sonunda, o dal da topraga, toprak da evrene...
Iste boyle olunca durum, bunu farkinda olunca insan biliyor ki degisen birsey yok. Herkes ayni yerden geldi ayni yere gidecek, onun icin uzumu yerken, tadini hissederek yemek, her ani her anlamiyla hissetmek onemli.
Arkadasim bir websitesi onerdi bugun bana; www.artofliving.org. Artofliving'in founder'i, Master Sri Sri Ravi Shankar mutlulugun 10 emrinden bahsetmis orada, ben de paylasmak istiyorum bunlari, ani hissetmek icin oneriler olarak..
1. Ilahi guce sans ver- dua et ve sukret.
2. Kendine zaman ayir.
3. Gulumsemeni ucuzlastir.
4. Hislerini besle.
5. Onyargilarindan kurtul.
6. Hayatinda yanlislar icin yer olmasina izin ver.
7. Etrafindaki dunyayi guzellestir.
8. Imkansizi hayal et.
9. Baskalarinin heveslerini oldurme.
10. Herzaman bir ogrenci ol.

Simdi uzumlere bakiyorum, daha mutlu daha canlilar sanki tipki benim gibi..

Perşembe, Ağustos 06, 2009

Armagan


Bir insanin ismi hayatini etkiliyor bence. Cocuguma isim koyarken anlamina bakarak koyacagim kesinlikle... Gecen gun bu fikrimi ailemedeki kadinlarla paylastiktan sonra herkesin isminin anlamina baktik ve bu konu sonra beni dusundurdu. Yeni tanistigim her insanin isminin anlamini dusunuyor, ona gore kafamda onun hayatiyla ilgili bir imaj yaratiyordum.
Yaptigim isle alakali bir mail aldim gecen gun. Fotografci ve muzikle ilgilenen bir cocuk bu maili yollayan, adi Armagan . Kendi calismalarindan ornekler yollamis (www.ordinarydaysinordinarylife.blogspot.com), bizim websitesini gorunce (www.hangaristanbul.com) beraber birseyler yapabilecegimizi hissettmis. Hemen gel dedim, goruselim. Hic vakit kaybetmeden geldi. Tanistigim ilk an ayni frekansta oldugumuzu hissettim. Hayallerini, hayata bakis acisini, neler yaptigini, neler yapmayi planladigini anlatti.
Gelecek icin umutlari var, ayni bizim gibi, birsey yaratilmadan gecen her gunun anlamsiz oldugunu dusunuyor. Sabah kalkip yuzunu yikayip, okuluna gidip, eve gelip, dus alip, gece disari cikip eve donen ve obur gun ayni seyi tekrarlayan insanlara anlam veremiyor. Herkes bu dunyaya bir amac icin geldi diyor. Birseyler yaratmaliyiz diyor kisacasi. Onunla konusurken heyecanlanmamak, daha da cok umutlanmamak elde degil. Cok heyecanlandirdi beni, hemen yazi yazmak istedim. Cok memnundum onunla tanistigima...
Sonra Raif'le; ortagimla konustular. Beraber projeler gelistirdiler. Konusurlarken o enerji butun etrafimizi sardi, gelecegin basarisi o an orada yaratiliyordu. Inanc vardi, bu da yeterliydi...
Armagan bugun bana bir armagan gibi geldi. Suan bu yaziyi yaziyor olmam bile bana bir armagan...
Yazarken ellerimi izliyorum suan, hissediyorum; bu parmaklarin muthis seyler yaratabilecegini, bu hissi hissediyor olmak cok guzel..

Pazartesi, Mart 16, 2009

Veda


Ayrilik acisi, hepimiz yasamisizdir...
Sevgilinden ayrilmak, ailenden ayrilmak, kopeginden ayrilmak, arabandan ayrilmak, arkadasindan ayrilmak, okuldan ayrilmak...
Insaniz ama. Alisiyoruz herseye zamanla. Dogamizda var bu.
Neredeyse 2 sene olacak New York'a geleli. Tam tamina 17 gun kaldi buradan ayrilmama. Ne hissettigimi bir turlu cozemiyorum, yazarsam cozebilirim belki diye basladim bu yaziya.
Kendi evimde uyanmak, kendi kahvaltimi hazirlamak, gazeteyi istedigim zaman okumak, aklima estigimde spora gitmek, yemek cagirmak, disari cikmak, icki icmek... Butun bunlari istedigim zaman, istedigim sekilde yapiyorum burda, beni gozetleyen kimse yok. Ozgurlugun son noktasi. Bunlari yaparken nekadar mutlu oluyorum, sokaklarda tek basima yururken, marketten ne istersem onu alirken, bir pazar aksami evde otururken ickimi yudumlarken, DVD izlerken, koltukta hicbirsey yapmadan otururken, meditasyon yaparken... Bu huzuru seviyorum ben burda. Bu ozgurlugu, bu muhtesemligi, yargilamayan insalari, gulumseyen suratlari, positive enerjiyi.
Ama donuyorum simdi.. Istanbul'a; ailemin yanina. Sokakta istedigim gibi dolasamamak, eve geldiginde hesap vermek, her gittigin yerde tanidik bir surat gormek, herzaman bakimli gezmek durumunda olmak, heran telefonun calacak olmasi; iste bunlar.
Ama orasi da Istanbul, eve geldigimde sicak yemek, kopegimin ustume atlamasi, annemin sicak sarilisi, ablamin saatlerce yanimda durmasi, babamin sempatik yorumlari, en yakin arkadaslarim, sicaklik, bogaz, cay, simit... iste bunlar da var.
Onun icin bukadar zaman aldi donmeye karar vermem...
Ama simdi biliyorum, suan bu yaziyi yazarken anladim. Benim burda sevdigim sey ozgurluk, kendi kararlarimla hareket etmek. Orda da yaraticam bunu, burdaki huzurumu oranin sicakligiyla birlestiricem...
Hersey cok guzel oluyor...
Ama New York'un bende biraktigi etki bambaska...
Bir arkadasim bir keresinde demisti bana, herkesin yurt disinda yasamasi lazim diye gulup gecmistim, ama simdi anliyorum Amir seni...

Çarşamba, Mart 04, 2009

MEDITASYON


Hergunumu yazip, o gun yasadigim belli bir konu uzerine odaklanmaya karar verdim. Bugun, sabah uyandigimda aklimda gordugum 2 ruya sahnesi vardi. Ikisyle de ilgili birseyler olacagini biliyordum gun icinde. Bildigim icin, bunu dusundugum icin de oldu. Kuzenimi ve Faye'in bir arkadasini gordum ruyamda. Faye burdaki NewYork'taki ikizim. Ayni seyleri dusunuyoruz, hep ayni seyleri yapmak istiyoruz. Kendimi goruyorum onda..
Bu dusuncelerle gunume basladim, sabah annemle skype yaparak kahvaltimi ettim, hizlica giyindim, ve NewYork'un eksi 8 derece, karli havasinda metroya dogru hizli adimlarla yurudum. Metro da herzamanki gibi cesit cesit insanlar; kitabina konsantre olmus bir kiz, elinde yogurdu icine cereal batirip yiyen baska bir kiz, kostumlu sik is adamlari, dedikodu yapan iki kiz, iliskisinden bahseden bir kadin ve benzerleri... Aklimdan gecti sonra, Istanbul'a donunce insanlarla bukadar icice olabilicem mi acaba?
Isime vardim sonra. Bilgisayari actim, msne baglandim ve islerimi yapmaya koyuldum, msnde ruyamda gordugum kuzenimden mesaj geldi ve 1-2 saat konustuk. Bana birkac ay once, onlari cok ozledigimi soyledigimde, biz herzaman burdayiz Sidni, oranin degerini iyi bil, eninde sonunda doneceksin diyen kuzenimle. Onun bu lafinda benim nekadar guc buldugumu bilmiyor kendisi tabi.
Sonra patronum geldi, yemege ciktik. Bir film produksyoncusu da bizimle yemege geldi. Insanlarin nasil ugrasip, hic paralari olmadan film cektiklerini, bunun icin 10 sene ugrastiklarini, hem islerine gittiklerini, hem de film konusuna odaklanmaya calistiklarini, sonunda inanan herkesin herseyi yapabilecegini anlatti.
Ofise geri donduk sonra. Islerimi hallettim ve aksam 6 gibi isten ciktim. Evime vardim. Birsuru bulasik bekliyordu beni ama ilk once yemek yaptim ve daha cok bulasik yarattim kendime. Bulasiklar hala duruyor. Yemekten sonra Wedding Crashers' i izledim ve bu yaziyi yazmadan once meditasyon yaptim.
Youtube'dan meditasyon muzigi actim, gozlerimi kapadim ve kendimi dinlenmeye aldim. Ayak parmaklarimdan baslayarak, kulaklarima kadar vucudumun heryerine konsantre olup o ani yasamaya calistim, arada aklimdan gecen dusunceleri yok etmeye calissam da, o dusuncelerin gelmesinin en normal seyler oldugunu kendime hatirlatip meditasyonuma devam ettim. Meditasyonu yaparken bu yaziyi yazacigimi da hayal ettim ve benim icin bir motivasyon oldu. Vucudum rahatladi meditasyonun sonunda ve kendimde bu yaziyi yazma gucunu, en iyi yeteneklerimden birini kullanma gucunu buldum. Eger siz de bu gucu ariyorsaniz bir yerlerde, mutlaka meditasyon yapin derim. Gununuze meditasyonla baslamanizi tavsiye ederim, guzel seyler dusunup onlarin olacagini hayal etmenin hayati guzellestirdigini bilin derim.
Evet obur gordugum ruyayla ilgili birsey de oldu merak ettiyseniz; Faye bana arkadasindan bahsetti skypeta, hem de normalde cok konusu gecmeyen bir arkadasi. Siradan olaylar bunlar, kabul ediyorum... Sadece dusuncenin gucunu kanitliyor bence...
Simdi dusunuyorum, yarinimin ve obur hergunumun nekadar guzel gececegini, dunyanin en guzel tesadufleriyle karsilacagimi, suan siz de dusunun emin olun ki, hersey bizim elimizde.. Hayallerinizden vazgecmeyin...
Sevgiler

Perşembe, Mayıs 29, 2008

NY Gunlugu






Dunyanin obur ucundayim...
23 sene minik bir kus kafesinde yasamisim, simdi ise beni serbest birakmislar...
Ozgurlugun sarhosluguyla kendi kendime dolasip hayatin tadini cikiyorum.
Kendimi taniyorum, neleri sevip sevmedigime, kendi irademle karar veriyorum. O bana bunu yap dedi diye bunu yapmiyorum...
Sabah uyaniyorum, isime gidiyorum, guler yuzlu, mutlu insanlarla kominikasyon halinde oluyorum, sonra metroya biniyorum; binlerce yabanci yuz ama herkes birseyin pesinde, amaclari var, ben de o enerjiyi hissedip gunume devam ediyorum..
Evime geliyorum, bilgisayarimi acip anneme merhaba dedikten sonra kendime bir salata yapiyorum, obur aksam izlemek istedigim filmi secip siparisini veriyorum; yarin elimde olacaginin garantisiyle...
Daha sonra spor esyalarimi giyiyorum, sporumu yapiyorum, aciktigimi hissedip bir cafeye giriyorum, bir salata ismarliyip, gazeteyi elime aliyorum. Sex and the City'nin filminin yorumlarini okurken, dunyanin en enerjili sehrinde yasadigimi hissediyorum...
Sonra telefonum caliyor...
Kapadiktan sonra bir anda ruyadaymisim gibi hissediyorum, sonra ruyada olmadigimi anliyorum... Sabah birilerinin cikaridigi sesle uyanmiyorum, isime istemeyerek gitmiyorum, ise giderken trafigin icinde bogusmuyorum, butun gun enerjisi dusuk medeniyetten uzak insanlarla muhattap olmuyorum, sinirli cafe sayisi sebebiyle hergun kendimi koru kahvesinde ayni garsona siparis verirken neden orda oldugumu sorgulama pozisyonunda bulmuyorum, eve geldigimde gecenin 12sinden sonra cikmak istesem annemler rahatsiz olur mu diye bir dilemayla yasamiyorum, ozgurum... bunun guzelligini yasiyorum...