
Tatil Denince İlk Akla Gelmeyen 3 Şey:Panino, Trendy Erkekler ve Çılgınca Alışveriş... İşte Size Milano!
Milano’nun bayramdaki şaşalı dünyasına hoşgeldiniz. Turistler kendini kaybetmiş bir durumda alışveriş peşinde, yerliler bisikletlerine veya motorsikletlerine atlayıp nereye gideceklerse oraya varmakla meşgul, genellikle Japonlar olmak üzere bazı turistler ise tarihi yerleri gezme derdinde. Ne yalan söyleyeyim ben de ilk takım turistlerden biriydim oralarda ama Milanolular’ın o özenilesi yaşamlarına da dikkat etmedim değil...
Otele Cuma günü 12’de varıyoruz, sevgilim beni muhteşem bir “paninocu”ya (İtalyanca sandwich demek oluyor) götürüyor, o son 5 bayramdır burayı ziyaret etmekte de, biliyor sağı solu. Paninoyu vitrinden seçiyorsun, ısıtıp sıcak sıcak getiriyorlar, neli istersen muhteşem; jambonlusundan somonlusuna, proşuttolusundan patlıcanlısına ne istersen var, üstelik erimiş sıcacık peynirle beraber, istersen domatesini de ekletebilirsin tabi. Servisi yapan hanımefendi ayrı bir şeker. Leb demeden leblebiyi anlıyor, karınca gibi çalışıyor, güler yüzüyle insanın içini açıyor. 2.günden sonra bizi tanıyor ve her gördüğünde yakın bir tanıdığını görmüş gibi içten selam veriyor. Daha ilk günden yan masada Türk iki kız oturuyor, tanıdık çıkıyorlar, merhaba diyorum. Sonra sevgilimin koluna giriyorum ve window shoppingle başlıyoruz; ilk başta daha çok günlük dükkanlara göz atıyoruz; H&M, JDC, değişik ayakkabıcılar, la Rinascenete’yle(hafif şık bir shopping mall) şıka geçişimizi yapmış bulunuyoruz. La Rinascenete’ye girince ilk kat kozmetik, oradan yukarı çıkarken dev bir Louis Vuitton yazısıyla karşılaşıyoruz. Vitrinine bakıyorum. O kürklü, beyaz, bel çantası vitrine hakimiyetini koymuş, parlıyor. Bir his yükseliyor içimde, çantaya değil dokunmak, onu görmek bile heyecanlandırıyor beni. İşte o an kalbim atmaya başlıyor, o an idrak ediyorum dünyanın en seçkin shoppinginin bulunduğu şehirde gezinmekte olduğumu, koşarak çıkmak istiyorum ordan, bütün Milano’yu gezmek, en son 12 yaşında modadan hiçbirşey anlamazken gitmiş bulunduğum, o namı diğer sokağı; Monte Napoleone’yi görmek istiyorum. Çabucak geziyorum orayı, sevgilimi de çaktırmadan çabucak gezdirmeye çalışıyorum, ilk göz atalım diyorum, sonra detaylı bakar alırız...
Oradan çıkıyoruz, Monte’ye (kısalttık) doğru yürüyüş başlıyor. Zara, dev bir H&M, footlocker, MaxMara, Sport Max, Boss; bütün bunların önünden geçiyoruz yürürken, her vitrini merakla inceliyorum. “İşte geldik” dediği an kalbim gerçekten çok hızlı atıyor. Sağda dev bir Louis Vuitton, geçince Prada, tam karşısında Gucci, yanında Bottega Veneta, biraz ilersinde Etro derken kendimi kaybettiğimi hissediyorum. Caddede okadar çok insan var ki neredeyse vitrinlere bakmak için bile sıra oluşuyor. İnsanların hepsi de çok şık. Kadınlar dar jeanler, bol uzun kazaklar, topuklu bileğe kadar botlar ve büyük çantalarla donanmış dolaşıyorlar. Kimisi alışveriş derdinde, kimisi iş arasında. Alışveriş derdinde olanların çoğu çocuklu ve pusetli, çocuklu olmayanlar ise köpekli. Çocuklar ne kadar şık anlatılamaz. Kapşonlu kazak ve bol jeanleriyle trendy gençlerin minyatürleştirilmiş halini andırıyorlar. Köpekler daha da şık diyebilirim; üzerlerinde birbirinden şık, değişik tasarımcılardan kıyafetlerle onlar da alışverişe çıkmışlar sanki. Ben de geri kalmayayım diye köpeğime Gucci’den çok şeker bir şapka alıyorum. Cadde bu kadarla kalmıyor tabi...Bir de caddeden minik avlulara çıkıyorsun, avlularda bir dolu dünya markası daha, ara sokaklar desen daha da muhteşem, her markanın “sport” (klasik olmayan) departmanı ki tam bana göre. Yürüyoruz da yürüyoruz, bir sürü vitrin derken, caddenin sonuna varıyoruz. Caddenin sonunda kocaman bir Armani, içeri giriyoruz çünkü orası da sevgilimin cenneti, o yaklaşık 1 saat kendini kaybettikten sonra saate bakıyorum ve saat 3’ü gösteriyor. 3 saati vitrinlere bakarak geçirdikten sonra bunun bana 10 dakika gibi gelmesi beni şaşırtıyor.
Acıktığımızı farkediyor ve Armani’nin biraz ilerisinde küçücük bir cafeye oturuyoruz. Proşutto ve mozerella tabağı sipariş ediyoruz ve ben etrafı incelemeye başlıyorum. Salaş gençler, sokağa masalarını kurmuş minik cafeler, çok şık giyimli bayanlar, çocukları Adidas ayakkabı giymiş dilenciler, yolun ortasından geçen trenler, dünyanın en lüks arabaları ki; insanlar durup tiyatro gibi seyrediyor, panino kokuları derken yemeğimiz geliyor. Mozerellaların dizilişi bile muhteşem; yuvarlak kesilmiş ve tabağa serpiştirilmiş adeta, tadı ayrı bir muhteşem tabi, üstüne akıtılmış zeytinyağı ise bambaşka bir tat, proşutto tabağı da süper; incecik doğranmış ve çok hafif. Afiyetle yedikten sonra kalkıyoruz oradan ve otele ara sokaklardan geri dönüş başlıyor. D&G’nin spor mağazasının önünden geçtiğimizi fark ettiğim an duraksıyorum. Bembeyaz bir vitrin, yerlere kar motifi yapmışlar, vitrindeki mankenler beyaz shortlar ve beyaz kilotlu çoraplarla süslenmiş. Beyaz ponponlu kulaklıklar ve beyaz kocaman ponponlu çantalar ise vitrindeki diğer detaylar. İçeri girince kıyafet ve beyazlık cenneti... Beyazı kış rengi olarak yansıtmak ne büyük bir akıllılık. Ve dükkandan çıkınca önümüzden hızlı adımlarla Domenico Dolce geçiyor; -dükkanlarını kontrolde herhalde- diye düşünüyoruz. Adam okadar hızlı yürüyor ki tam olarak kıyafetinin her detayını göremiyorum; bol jeani ve kıyafetine tarz katan beyaz kasketi gözüme çarpıyor sadece...
Her günümüz böyle geçiyor; kısıtlı bütçemizi bu muhteşem seçeneklerden hangisine harcasak diye düşünerek ve sonunda o bütçeyle alınabilecek en iyi şeyleri alarak.
Neler aldım, neler moda onlardan bahsedeyim biraz; plastik-dize kadar çizmeler; yağmurlu günler için süper bir seçenek, mega boyutta çantalar: çok eşya taşıyanlar için ideal, kışlık babetler; hala içine ince çorapla giyecekmiyim karar vermiş olmasam da çok trendyler, ince topuklu-baş parmağı açık şık ayakkabılar; her markanın en az bir modeli var, bel çantaları; 50 Euro ya Miu Miu buldum birtane, çizgili ve dantelli taytlar; düz renk olanları demode olmaya başladı bile, diz altı spor elbiseler; taytlarla giymek için, bosbol kumaş pantalonlar; hem rahat hem de şıklar, saç bantları, diz üstü çoraplar; çizmelerle çok moda, at çizmeleri;Pradadakiler’e bayıldık, sapına extradan zinciri olan çantalar; çok beğeniyorum ama malesef herkesin kolunda, şemsiyeler; leoparlı bulursanız mutlaka alın; leopar bu kış çok moda ama ben kokoş buluyorum, şemsiyede ise çok trendy duruyor...Erkekler için de birkaç şey söyleyebilirim: kumaş bol pantalonları spor ayakkabılarla kombinlemek, saçlara geniş-siyah bantlar takmak(Türkiye’de biraz zor ama...), deri kısa ceketler, bol jeanlerin üstüne süveter ve askı takmak, hala Converseler; derileri daha değişik ve modern duruyor.
Size orada gördüğüm en iyi giyinmiş adamı anlatmak istiyorum; Kendisi Armani’de çalışıyordu. Bol jean ve üzerine hafif bol lacivert bir kazak giyiyordu, bu kombinasyonu Adidas beyaz ayakkabıları ve siyah pantalon askısı ile tamamlamıştı. Çok yakışıklı olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Kıyafet konusunda bir hatırlatmam daha olacak. Milano’da herkes birbirini süzüyor, hem de baştan aşağı, utanma olmadan. Türkiye’de nasıl arabalar statü simgesiyse, orda erkeklerde de kadınlarda da olmak üzere statüyü belirten en önemli işaret kıyafet. Onun için gitmeden mutlaka trendleri takip edip birkaç parça edinin derim.
Tavsiyelerime ve anti tavsiyelerime gelince; dev bir klise var; Cathedral; gezmeden olmaz, Santa Lucia; yemeden olmaz;yanımızda Özlem Yıldız ve kocası otururken yedik leziz yemeklerimizi;Nişantaşı’nda yan masaya bakıp ünlüler hakkında dedikodu yapanlar vardır ya öyle hissettim kendimi, orada ne yiyim diyorsanız yine mozerrellayı, melanzaneyi, prosuttolu pizzayi tavsiye ederim ama herşeyin güzel olduğuna eminim. Gucci Cafe var Duomo’da; Prosecco için derim, çok hafif bir köpüklu şarap ve iki bardakta çakır keyif oluyorsunuz, ondan sonra kendinizi atın dükkanlara, bakın alışveriş ne kadar kolay oluyor, dondurma mutlaka yeyin, ara sokakları keşfedin, gençliğin nasıl yaşadığını izleyin, Panini Guisto’da rozbifli panino yeyin; paninonun adı “K2” diye geçiyor ve burası da Duomo’da bulunuyor. Papermoon’a gitmeyin; şarabı su bardağında servis ediyorlar(cool bir şekide değil) ve servis iyi değil. Tanıdık görmek istemiyorsanız bayramda gitmeyin; Milano havasına çok rahat bir şekilde ayak uydurabilmiş Ebru Akel’den o havaya tam ters düşen Nihat Doğan’a kadar bir sürü ünlü gördük. Ama bayramda giderseniz de kendinizi restore edilmiş ve yeni mağazalar eklenmiş bir Nişantaşı’nda dolaşır gibi hissediyorsunuz, yani eviniz gibi, o da bir ayrıcalık tabi.
Sevdiğiniz bir insanlaysanız, nerede, ne yaptığınız önemli olmaz. Yolunuz Milano’ya düşerse muhteşem yemekleri yeyin, diyeti filan boşverin, gücünüzün yettiği kadar alışverişinizi yapın çünkü bunun merkezi orası ve yanınızda minik bir şemsiye götürün, yağmur yağdığı an herkes o şemsiyelerin altına giriyor ve birbirine yol verenler insanlar yerine şemsiyeler olmaya başlıyor, Milanolular’dan eksik kalmak istemeyiz. Şemsiye altı romantizmi veya dedikodusu Milano’da iyi gider derim ben.
Sevgiler...