Perşembe, Kasım 16, 2006

Yanlış Olanın Güzelliği


Sizden yaşça büyük, yakışıklı, serseri kılıklı bir adamla mı öpüşmeyi tercih edersiniz yoksa beşik kertmesi misali ailenizin çocukluğunuzdan beri size uygun gördüğü yaşı yaşınıza uygun bir delikanlıyla mı? Her kızın gözdesi, sexy bakışları olan, kızları üzmekle ünlü bir yakışıklının göz hapsinde mi olmayı yelersiniz yoksa iyi aile çocuğu, bulduğuyla evlenecek tipte olan masum bir gencin mi? Sevgilizle hergün oturup televizyon izlediğiniz senelerin kanepesinde mi öpüşürdünüz, çılgınlar gibi asansörde mi?
İnsanlar yıllardır yanlış olanın peşinden gitmişler, heyecan veren daha çekici gelmiş. Herkes özgürlüğünü yaşamak, başına buyruk hareket etmeyi denemek istemiş. Peki yapılan bu seçimin uzun süreli bir mutluluk getireceğini kim söylemiş? Belki de o ailenizin size uygun gördüğü delikanlı sizin ruh eşiniz de, sadece doğru olanı denemek çekici gelmiyor diye bunu keşfedememişsiniz. Belki de senelerin kanepesinde öpüşmek size büyük bir huzur verebilecekken, siz heyecan yaşamak istiyorsunuz diye asansörde deliler gibi öpüşürken anlık bir mutlulukla tatmin olmaya çalışmışsınız.
Önemli bir soru bu cevabını bulamadığım; heyecanların peşinden gitmek gerekiyor mu, bugün varız yarın yokuz diye düşünerek anı doyasıya yaşamak mı lazım; yoksa geleceğimizi düşünerek planlı programlı, mantıklı seçimlerin peşinden gitmek daha mı doğru? Bu ikisinin ortası bulunabilir mi? Gençken ilk seçeneği uygulasak, yaş ilerledikçe mantığa doğru kaysak uygun olur mu, peki mümkün olur mu? Okadar heyecanı yaşadıktan sonra bunun bağımlısı olmaz mıyız? Heyecana "dur" demenin bir yolu var mıdır?
Bana sorarsanız o heyecan yaşandıktan sonra sizi bağlar, hem de sımsıkı. Herseferinde bir öncekinin iki katı heyecanı arasınız, bulamayınca hayal kırıklığı ile başbaşa kalırsınız. Bu sebepten ötürü, insan kararlarını verirken mantığını da kullanmalıdır, hayatta kendi şansımızı kendimiz yatarırız, herşeyi dozunda ve düzeyli yaşamak lazımdır. Heyecanı da sıfırlamamak lazım tabiki. O ayarı bulmak nasıl olur bilmiyorum ama az heyecan, daha çok mantık doğru olanı gibi gözüküyor...
Genel olarak heyecanlar kötü sonuçlanıyor.

Salı, Kasım 14, 2006

Torununun Torunu


Hiç düşündünüz mü; iki yüzyıl önce bugün yürüdüğünüz sokaklarda kimler yürümüş, bugün denizotobüsüyle üzerinden geçtiğiniz denizlerde kimler balık tutmuş, arabayla geçtiğiniz sahil yolunun üzerinde ne tarz yapıtlar varmış, yalılar yerlerinde duruyorlar mıymış, at arabalarının görüntüleri nasılmış, insanlar ne giyermiş, nasıl bir hayat sürerlermiş...
Ben bugüne kadar çok düşünmüştüm bu tarz tarihi şeyleri, enteresan gelmişti hep. Lisedeki tarih derslerinden tut, sahilde yaptığım yürüyüşlere, kendimle başbaşa kaldığım anlara kadar aklımdan geçmişliği vardır. Hayalini kurmuşluğum vardır. Ama o hayal nekadar gerçeği yansıtabilir ki? Gerçeğini görmek insana nasıl bir duygu verir diye düşünmüşlüğüm vardı bugüne kadar.
Bugün ise, annem, ben ve teyzem toplandık, yola çıktık, müze gezdik, Cihangir'e gittik, Leyla'da yemek yedik, felekten birgün çaldık. Müze kısmına değinmek istiyorum, konuya girmişken. Pera Müzesi'ne uğradık. Girişte bir kokteylle karşılaştık. Biraz çerez atıştırdıktan sonra müzeyi gezmeye en üst kattan başladık. En üst katta 1600'lerde yaşamış, bütün ailesini teker teker kaybetmiş, kimi resimlerinde sadece tebeşir kullanarak mükemmel çizimler yapmış olan Rembrandt'ın öğrencilerinin resimleri vardı. Okadar az çizgi kullanarak, bukadar başarılı resimlerin yaratılmış olması hepimizi çok şaşırttı. Bir alt katta Rembrandt'ın kendi çizdiği resimler ki, öğrencilerininkinden ayırt etmek çok zor. Rembrandt'ın resimleri de çok şaşırtıcı ve başarılı. Görmek lazım...
Bir alt katta ise konumuz olan İstanbul'un iki yüzyıl önce çekilmiş fotoğrafları bulunmakta. Siyah-beyaz muhteşem resimler. Bebek'ten Sarıyer'e kadar İstanbul sahilinin ozamanlarda çekilmiş sayısız fotoğrafı. Hepsi bizi başka bir dünyaya götürdü. Resimlerdeki o balıkçılar kimbilir ne düşünüyorlar, o at arabalarının içindeki zengin insanlar kimbilir nereye gidiyorlar, şuan binlerce yapıtla dolu olan sahil yolu o zaman neden bukadar boş, bugün gördüğümüz yalılar kimbilir nezaman dikilmiş...ve daha binlerce düşünce. Bu fotoğrafların çekilmesinde kullanılmış fotoğraf makineleri de sergilenmekte. Taşınabilir fotoğraf stüdyosu bile var yüzyıllar öncesinden kalma. Sergilenen herşey birbirinden enteresan. Gitmenizi tavsiye ederim.
Ben gittim gördüm. Senelerdir hayal etmeye çalıştığım yüzyıllar öncesinin, bugün yaşadığımız topraklar üzerindeki imajları bir gerçeğe dönüştü gözümde. Çok güzel bir deneyimdi. Kimbilir seneler sonra torunlarımızın torunları da bugün sağınıza baktığınızda dikkat bile etmeden yanından geçtiğiniz o binayı ancak bir sergide, bir fotoğrafın üstünde merakla izleyecek...

Ziyaret Saatleri:Salı - Cumartesi 10.00 - 19.00 Pazar 12.00 - 18.00
Meşrutiyet Caddesi No.141 34443 Tepebaşı - Beyoğlu - İstanbul Tel. + 90 212 334 99 00

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Akıllı Pirla


Eve yeni halılar geldi. Herkes çok mutlu. Sıcak bir hava geldi evin içine. Yeni perdeler de yerlerini alınca salonumuz salon oldu gerçekten. Ailecenek salonda daha fazla vakit geçirmeye, daha bir "evimiz" gibi hissetmeye başladık. Biri tedirgin oldu yalnız. Eve yeni birşey geldiğinde herzaman alışmakta sorun yaşayan küçük köpeğimiz; Pirla.
Halılar yerleştirilirken havlamaya başladı. Birkaç gün hep havladı. Üstüne çişini yapacağından korktuk. Onu uyardık. Halıyı gösterdik, "çiş yok" diye bağırdık. Anladı. Birkaç gün direndi, yapmadı.
Bugün uyandığımızda yepyeni halının üstü çiş olmuştu. Köpeğin çişi asitliymiş. Silmemek gerekiyormus, halıcı kendi silermiş. Üstüne beyaz peçete tabakasını koyduk ve seyrettik birsüre. Sonra Pirla'ya kızma safhaları başladı. Her önüne gelen bağırdı ona. "Çiş yapma dememiş miydik sana" dedi herkes, beyaz tabakayı göstererek. Bizimkinin kuyruğu düştü, morali bozuldu. Herkes küstü ki ona birdaha yapmasın. Bizimki depresyona girdi, yatağından çıkmadı. Her akşam masada ona verilen küçük lokmalar verilmedi ki ona, ders alsın, birdaha aynı hatayı yapmasın. Biraz da tuvalete kitledik ki onu, hatasının büyüklüğünü anlasın. Tuvalette hiç sesini çıkarmadı, suçunu farkındaydı...
Tuvaletten çıkarken kuyruğu hala düşüktü. Herkes üzüldü o anda. Herkesin tavrı değişti. Hepimiz şımarttık onu yemekten sonra. Yatağın üstüne koyduk, okşadık da okşadık. Şımardı bizimki hemen, kuyruğu havalandı eskisi gibi. Mutluydu yine.
Yemek sonrası sıcacık salonumuzda ailecek kahvelerimizi yudumlarken Pirluş da vardı yanımızda. Onun hakkında konuştuk. Ders almış olduğunu umduk ve ona bakarak birdaha yapmayacağına güvendiğimizi belirtmeye çalıştık. Ben birdaha yeni halılara çişini yapmayacağına inanıyorum. O olgun, anlayışlı, laf dinleyen bir köpek. Herşeyi anlıyor ve kafası çalışıyor. Onunla gurur duyuyorum...

Pazar, Kasım 12, 2006

Pazar-17.50


Pazar sabahı uyanmak ayrı bir keyiflidir. Uyku alınmıştır, gazeteleri okumaya, güzel bir kahvaltı yapmaya yeterince zaman vardır. Yatakta tembel tembel dönmeye bile vakit vardır. Kahvaltı ve gazete keyfi yatağın içinde bile yapılabilir. Kafaya eserse biraz televizyon da seyredilebilir. Uzun bir banyo alınabilir. Saatlerce telefonda konuşulabilir, güzel bir dvd izlenebilir, bilir de bilir...
Bütün bunlar yapılırken zamanın nasıl geçtiği farkına varılmaz genelde çünkü güzel şeylerdir yapılanlar, haftada bir yapabildiğimiz şeylerdir, o da her hafta bile gerçekleşemez bazen. Bir de bu keyifli işlemler zaman alır, yatakta döneyim, biraz kestiriyim, şu filmi izliyim derken bir bakarız hava kararmış. Ozaman kasvet başlar. Saate bakılır: 17.50. Uyumaya az bir zaman kalmıştır. Öbür gün iş günüdür, erken kalkılınıcaktır, birdaha keyif yapmak için koskocaman bir 7 gün durmaktadır önümüzde. Bu düşünceler aklımıza girdiği an kafamız dolmaya başlar, saçmasapan her türlü negatif düşünce beynimizi kaplar, dışardaki kasvet hava, yarın yapılacak işler, erken kalkıcak olmanın verdiği huzursuzluk derken sabahki deşarjın verdiği haz sıfırlanır biranda. Herşey eskiye dönmüştür, adeta bir işgününde olduğu kadar yorgundur beyin; düşündükçe düşünmekten, kasvetten, maksimumdan minimuma inmekten...
Pazarlar korkutucudur bu yüzden. Ani heveslerle aşık olduğunu sanan erkeklere benzer bu pazarlar. Bu tarz erkekler ilk anda size herşeylerini vermeye hazır gözükürler, ayaklarınızı yerden keserler, hediyelere boğarlar, sizi hayatın merkezi haline getirirler. Ammmma heveslerini aldılarmı herşey yok olur. Hiçbirşey yaşanmamış gibi pişkin pişkin çekip giderler yeni heveslerine. Bu erkeklere nasıl dikkatli davranılması gerekiyorsa, Pazar günleri de dikkatli olunması gerekir. Sonradan kasvetin içine düşmemek için fazla salmamalıyız kendimizi ve akşama doğru saracak olan o hüzünlü duyguya aşina olmalıyız. Alışmalıyız ona ki sıradan birşey gibi gelsin bize, saat 17.50'yi gösterince o kötü his girmesin içimize...

Cumartesi, Kasım 11, 2006

"Seni Birdaha Görmek İstemiyorum"


Beraber olan iki insanın ayrılması nedemek? Dün elini tutup, gözgöze bakışıp, dudak dudağa geldiğin o insan bugün bir yabancı olabilir mi gerçekten? Bir kelime ile hayatının büyük bir parçasını hayatından çıkarabilir misin acaba?
Anlam veremiyorum. Herşeyin bukadar kolay olmasını mantıklı bulmuyorum. Aylarını, senelerini verip bir insanla paylaştığın onca değerli şey, birgün sadece bir kelimeyle karşına bir hiçmiş gibi çıkıyor. O gün idrak edemiyorsun. Kelime üzerine düşünüyorsun yalnızca, ayrılık konuşması üstüne kafa yoruyorsun o gün. Halbuki söylenen sadece bir kelime oluyor. O söylenen söz de aslında kimbilir belki düşünülmeden, sinirle söylenilmiş, anlık bir karardan ibaret sadece. Ama malesef, o bilinçsiz söz kader belirleyici olabiliyor. İki taraf gurur yapıyor belki ardından. İpler kopmaya başlıyor. Soğukluk giriyor ve bum; söz möz kalmıyor artık, ne konuşulmuş olanı, ne konuşulacak olanı. Anlık bir dürtü herşeyi bitirebiliyor.
Eğer o herşey değerliyse senin için, anlık zaaflara kapılmamayı bileceksin. İnsanlık hali, olduysa birkere, gururunu rafa kaldıracaksın. Kaderin akışına bırakmayacaksın kendini. Ne istediğini bileceksin, ona göre davranacaksın. Değerlinin peşinden gideceksin. Kolay kolay bulunmuyor çünkü öylesi. Eğer sana değerli gelen birşeyin senin peşini çok erken bıraktığını düşünürsen de birgün , gururunu raftan geri alacaksın, haketmeyene fazlasını vermemeyi de bileceksin ki kendin, kendin için değerli olasın...

Perşembe, Kasım 09, 2006

Eski Bir Dost


Seneler önce karşılaşmıştım onunla; liseye girdiğim ilk gün, serviste. Kocaman, şişko bacakları vardı, boyu çok uzundu bana göre, sakalları bile vardı. Ben küçücük bir kızdım 12 yaşımda. O 14 yaşındaydı ama çok büyüktü benim gözümde. Liselerde olur ya 2 yaş çok farkeder, öyle bir durumdu bizimkisi. O beni küçük görüyordu, ben ise onu büyük. Seneler geçtikçe alıştık birbirimize. Ben de büyüdüm, o da. Servisten sınıfa yüyürken ufak ufak muhabbet etmeye başladık. Birbirimizi tanımaya başlıyorduk ilk defa. Güldürüyordu beni, beraber eğlenmeye başlamıştık. Sonra çevrelerimiz bir olmaya başladı. Okul dışı da beraber olmaya, gün geçtikçe daha çok şey paylaşmaya başladık. Servis arkadaşlığımız gelişiyordu. Yakındık artık;tartışıyorduk, dedikodu yapıyorduk, gülüyorduk, eğleniyorduk. Sonra mezun oldu. O ve arkadaşları okuldaki en büyük eğlence kaynağımdı. Bir anda hepsi birden gittiler. Okul sanki susmuştu. Hüzünlüydüm sonraki sene, hem de çok hüzünlü.
Seneler geçti, ben de mezun oldum. Ara sıra konuşmuş olsak da kopmuştuk artık; onun yolu başkaydı benimkisi başka. Üniversiteye girdiğimde onu gördüm yine karşımda. Evrim geçirmişti adeta. Minicik bir insan olmuştu. Çok zayıflamıştı. Bir anda garip gelmişti. Ordaki insanlar onu öyle biliyordu; zayıf ve çıtıpıtı. Bense eskiye döndüm o anda; bir film gibi geçti herşey gözümün önünden. Üzülmüştüm bu değişime. Ama sonra düşündüm; ben onu tanıyordum, fikirlerini, tarzını, kafasındakileri az çok biliyordum, bir yabancı değildi o. Sohbet edince herşey ortadaydı zaten. O hala oradaydı. Araya zaman girmiş olsa da bir dost olduğu hissediliyordu hala. 2 sene sonra üniversiteden de uzaklara gitmişti. Uzaklarda bile olsa, hiçbirzaman hatırımı sormayı, doğumgünümü kutlamayı, bir şekilde onun aklında olduğumu bana göstermeyi, destek çıkmayı unutmadı, hep bana yanımda olduğunu gösterdi.
Şimdiyse yine uzaklarda, çok uzaklarda. Oralardan, biryerlerden bana yardımcı oluyor. Nasıl mı? Yazılarımı okuyor, yorumlarını yapıyor, destek veriyor, kendini anlatıyor, hal hatır soruyor, bana hala kopmadığımızı, içerlerde biryerlerde birşeyler olduğunu, hala onun orada olduğunu, dostluğun nedemek olduğunu gösteriyor. Teşekkürler...

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Cool Erkek Sendromu


Tavlayana kadar bu cool erkekler başa bela oluyor. Çok çekici oluyorlar ve ilgi alanımıza giriveriyorlar. İlgimizi çeken her erkeğe olduğu gibi onlara da nasıl davranacağımız hakkında kafa yoruyoruz. İlk andan bizi yormaya başlıyorlar. Gelişen olaylarla bu cool erkeklerin nekadar rahat oldukları ortaya çıkıyor. Onlar hep istiyor çünkü kolayca almaya alışmış oluyorlar. İstediklerini alamazlarsa "amaaan bee" demelerinden korkuyoruz. İstediklerini alırlarsa onların gözünde herzamankilerden biri olmaktan çekiniyoruz. Kısacası ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Ama coolunu da bulmak kolay değil diye düşünüyoruz. Bulduk mu şansımızı deneyelim moduna giriyoruz. Sonra saatlerce acil vaka-kız arkadaş telefonları başlıyor. Bunu mu desem şunu mu, arasam mı, naz mı yapsam, ben de cool olmaya mı çalışsam derken günler geçiyor ve zaten bu bulunmaz hint kumaşı kafasında sizle takıldığını ve amacına ulaşmak üzere olduğunu düşünmeye başlamış oluyor. Yapılması gereken yarı yarıya ve şaşırtıcı davranmak. Hem istediğini vermek hem vermemek, hem tahmin edilebilir olmak hem olmamak, o nekadar coolsa okadar cool olmak, o herzamanki kızlar nekadar aynıysa okadar değişik olmak, kıvrak zekamızı kanıtlayabilmek...
Bütün bu engelleri aşabilirsek eğer, işte bu erkekleri gerçek anlamıyla coolluklarıyla tanımanın vakti gelir. İlişkide de ayrı bir cool olurlar onlar. Sınırlarını bilirler. Kendi özel yaşamlarını;işlerini güçlerini, hobilerini unutmazlar. Bütün ilgisini size vermezler. Herşeyi derecesinde yaşarlar. Görmüş geçirmişlerdir ve muhtemelen sizle doğru kararı verdikleri düşüncesindedirler. Size olabildiğince doğru yanaşmaya, ilişkiyi doya doya yaşatmaya çalışırlar. Size kendilerinden birşey katmaya çalışır, sizden de alabildiklerini almaya çalışırlar. Karşılıklı herşey nasıl mükemmel yapılır bilirler ve bunu sürdürmeyi de becerirler. Emeğinizin karşılığı size verilmiştir. Artık içiniz rahat edebilir çünkü tavlama sahnesi sona ermiştir.

Salı, Kasım 07, 2006

Camdan Bakarken


Kendimi yazarak ifade etmeyi seviyorum. Arabada giderken, başınızı cama yaslayıp dışarıda olup biteni seyredersiniz ya; çeşit çeşit insanlar geçer, kimiyle gözgöze gelirsiniz, kimi sizi farketmez bile, kimi sizin ilginizi çeker, merak edersiniz nereye yetişmeye çalışıyor veya neden, ne amaçla yürüyor diye, kimi ilginizi bile çekmez ama kimbilir nekadar ilginç bir hayatı vardır... Bütün bunları izlerken aniden boynunuzun ağrıdığını hissedersiniz ve ayaklanırsınız. Gerçek hayata geri dönmüşsünüzdür. Kendinizle, yakınlarınızla ilgilenmeye başlarsınız. O sokaktaki yabancılar artık sizin dünyanızın içinden değildir. Hayat okadar karmaşıktır ki genel olarak insanlar hep kendi problemleriyle ilgilenir ama asıl hissedilerek yaşanan zaman, o yabancılara bakarken aklınızdan geçenlerdir, size ait olan düşüncelerdir.
O cam benim gözlerim. O camdan hayatı, etrafta olup biteni seyredip, onları yorumlamayı seviyorum ben. İnsanları, ilişkileri, yazılanları, çizilenleri, modayı, yemekleri, yeni açılan yerleri, sağı, solu; ilgimi çeken ve ilginizi çekebilecek olan herşeyi yorumlamayı, yazarak ifade etmeyi seviyorum ben. Buradan bunu yapmayı deneyeceğim. Camdan bakıp size gördüklerimi ileteceğim. Umarım ilginizi çeker...